Pages

23 Ekim 2023 Pazartesi

 İnanamıyorum buranın hala durduğuna…

İnanamama da şaşırmamalı, yaklaşık on yıl önce yazmışım en son buraya, henüz acılar taze ve içimdeki boşluk daha daha büyükken.  Hayatımdaki her bir parçanın bu denli değişmiş olmasına rağmen, içimdeki boşluğun aynı kalması inanılmaz bir detay. 

13 yıldır hala her şarkıda aynı boşluğa ağlamak kolay iş değil. Nasıl desem, kötü bir his, bok gibi bir his…

Bazen gece yattığımda hayatımı baştan sona yaşar gibi anlatmaya başlıyorum sevgili boşluğa. Onlu zamanlara gelince mutlu, öncesi sonrası boşluk olan boşluğa. 

Çok mu kötü hayatım da hala böyle hissediyorum? Hayır, bazen güzel bile. Neden böyle bilmiyorum. Neden durup durup değil, asla durmadan hep aklımda…Bunu en iyi bem çözümlerim değil mi? 

Tamamlanamamış aşkların lanetini yaşıyorum. Tamamlanamamış kaderlerin, what if senaryolarının. 

Sonsuza dek, çemberi zihnimde tamamlayana dek, dönmeye devam edecek, kimseler duymasa da tekrar tekrar aynı şarkıyı çalacak bir taş plak. Zihnim…

Aslında yine yıllar önce artık kafandaki bir sınırı çizebilmek ve boşluğu sınırın dışına itebilmek için değişik yöntemler denedin. Duyduğunda, ki duyacağına emindin, oldukça garipseyeceği ilişkiler içine girdin. Dışarıdan şımarık doyumsuz yalanlar söyleyen bir çocuk gibi, içeriden sınırlarını mayınlarla döşeyip bu tellerden artık bir daha geçemez demek gibi.

Yöntemlerim kendi üzerimde bir süreliğine işe yarasa da, boşluktaki yansımalarımı görünce kırık parçalar gibi batıp canımı acıttı. Ben değildim boşlukta yansıyan. Geçmişi bile çarpıtılan kesinlikle değildim, yalanla asla işim olmamıştı. İşte bu acıttı, çok acıttı. 

Yine de susabildim. Hala susuyorum..

Ama çok ilginçtir ki, tek bir iletişimim bile olmasa da yalnız olmadığımı hissediyorum. Hayattaki en kötü günümde bile omzuma elini koyduğunu hissettim.

Bunları boşluğa bağırsam o çemberi tamamlamış olacak mıyım? 

 Bilmiyorum…

https://youtu.be/er1Jtva4RTw?si=rGdqnawkDz3zmtF6

20 Aralık 2013 Cuma

http://www.youtube.com/watch?v=D6s-x-nz6ow


But I trust in the decision of the Lord to watch over us
Take him when he may, if he may...

Her şeyin pembe olmasına rağmen içimdeki karanlığı anlamlandıramıyorum. Anlamlandırmak ne garip bir kelime. Bana kendi hayatlarından bahseden yüzlerce insan var. 
Oysa ben yalnızca karşılarına geçip şöyle bağırmak isterdim. Hayat çok sert. Ne var biraz pembe kalsam.
Okumayı yazmayı öğrendiğim günlerden beri hep günlük tuttum, 2.tekiller okuyana kadar.İçimdekileri yazmam hep başıma iş açtığı için lisede yaktım ben bütün şiir ve yazıları toplayıp  okul çıkışı.
Ateş vardı.Kağıtlar kaldırımda.Sonra birkaç harf okunur gözüken.Yavaşça büzüşen kağıtlar.Neyseki hava soğuktu ve ateşten sigaramı yakmak iyi gelmişti.
İnsan geçmişini yaktığı ateşten sigarasını yakarsa böyle oluyormuş işte. Ordaki tüm hayaletler o dumanla ruhuma dolmuş, defalarca şeytan çıkartması yapsam da çıkmıyor işte.

O son sigarayı yakmıycaktım...

Ne diyorduk, Lana eşliğinde, haa Tanrı...    Diyeceğim o ki Lanacığım, you'r right babe..

3 Ağustos 2012 Cuma

  .

Olurdu öyle...
çok olurdu hatta küçükken. Gökyüzüne gözlerimi dikmiş kaydırmaya çalışırken çakılı yıldızları, gördüğüm ilk kayan ışıltıda bir hevesle tutuverip dileğimi sonra benim ışığın sönmediğini aksine abuk subuk renklerle ilerlediğini gördüğümde amaaan yıldız kayması niyetine diye geri almazdım hiç dileklerimi. Öyle ya Tanrının bu tarz kuralları falan olmalıydı. Mesela tutulan dilek geri alınmaz.
Bu günlerde çok dilime doladım bu şarkıyı, sanırım bir sürü dilek tutmaya ihtiyacım var. Minikken dileklerim evreni kapsardı, ben büyüdükçe onlar bencilleşerek küçüldü. Bu kez yine kendim için isteklerim var... Önce bir albüm istiyorum :D
Yok yok önce Vesteldeki o kırmızı buzdolabını istiyorum. Yani bunu
Tamam yeşil ve bilumum renkleri de idare edebilir. Napiyim. İkinci ve üçüncü ve birsürüncü olarak da renkli takımın diğer ürünlerini istiyoruuuuuum. Sonra dileklere bir ara vermeden devam etmek istiyoruum :)
Neyse belki biri görür

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Sadece ikimizin uyandığı saatlerde duruyor zaman....


Ve o zaman yatağımın altında bir yerlerde hissediyorum varlığını. Dayan diyor... Bak ben buradayım ve tüm evrenin uykuya daldığı bu dakikada seninle birlikte uyanığım!
Yanında olmak için diyor, her şey yanında olmak içindi. Hala kanıyor açtığın yaralar ama yine de bırakamam seni yapayalnız bu dünyada.
Öyle ya diyor, öyle ya seni gezegenimde buldum ben dedin:





Az sonra bu çiçeği daha yakından tanıyabilirdim. küçük Prens'in gezegeninde her zaman bir sıra yapraklı
 basit çiçekler bitermiş. Bunlar az yer tutar, kimseyi rahatsız etmezlermiş. Bir sabah çimenler içinde
 görünüverirler, akşama kaybolurlarmış. Ama bu çiçek günün birinde, nereden geldiği belli olmayan
 bir tohumdan doğuvermiş. Küçük Prens, öbür bitkilere benzemediği için, gözetlemiş durmuş onu.
 Sakın yeni bir çeşit baobab olmasın, diyormuş. Ama filiz çok büyümeden, çabucak çiçek vermeğe
 hazırlanmış. Kocaman bir goncanın bitmesini seyreden Küçük Prens, bundan bir muciza doğacağını 
sezinliyormuş. Yeşil kabının içinde çiçek boyuna süsleniyor, hazırlığı bir türlü bitmiyor. Renklerini özene
 bezene seçiyor, yavaş yavaş giyiniyor, yapraklarını bir bir yerleştiriyor. Gelinceikler gibi buruşmuş bir 
elbiseyle meydana çıkmak istemiyor. Bütün güzelliğiyle pırıl pırıl doğmak emelinde. Evet! Çok süsüne 
düşkündü bu çiçek! Bu yüzden gizli gizli süslenmesi günlerce sürdü. Sonunda bir sabah güneş
 doğarken, kendini gösterdi.
Güzel olmak için bu kadar özenip bezendikten sonra, esneyerek:
- Aman, daha uykumu alamadım...
Üstüm başım berbat... Yüzüme bakılacak gibi değil... demez mi?
Küçük Prens hayranlığını gizleyemedi:
- Ne güzelsiniz! dedi.
Çiçek inse bir sesle:
- Güzelim, değil mi? Hem ben güneşle birlikte doğdum, dedi.
Küçük Prens bu çiçeğin pek alçak gönüllü olmadığını anladı, ama o kadar dokunaklı bir hali vardı ki!

Çiçek:
- Kahvaltı saati gelmiş olacak, dedi. Beni unutmasanız...
Küçük Prens utandı, çabucak gitti bir kova taze su getirdi, çiçeğe sundu.
Çiçek ilk gününden onu üzmeye başlamıştı! Alıngan, kendini beğenmiş bir çiçekti. Örneğin bir gün 
döt dikeninden söz açarak, Küçük Prens'e:
- Varsın gelsin kaplanlar, demişti, vız gelir pençeleri.
Buna karşılık Küçük Prens:
- Gezegenimde kaplan yok, hem de kaplanlar ot yemez ki, demişti.
Çiçek de yavaşça:
- Ben ot değilim, diye cevap vermişti.
- Özür dilerim...
- Kaplanlardan hiç korkmam, ama hava akımlarından çekinirim. Bir paravanınız yok mu sizin?
Küçük Prens de "Hava akımlarından çekinmek, olacak iş mi, bir bitki için?" diye düşündü. "Bu çiçek pek de
 nazlı."
- Geceleri üstünü bir cam kavanozla örtersiniz. Burası çok soğuk. Hiç iyi yerleşmiş değilsiniz. Benim geldiğim
 yer...
Ama sözünü bitiremedi:
O, Küçük Prens'in gezegenine tohum olarak gelmişti. Öbür dünyalardan bir şey görmüş olamazdı. Çiçek,
 beceriksizce kurduğu bu yalanı tutturamadığı için, utandı. Küçük Prens'i suçlku çıkarmak emeliyle
 sinirli sinirli:
- Hani o paravan diye?... diye sordu.
- Gidip getirecektim; ama konuşuyordunuz da...
Çiçek daha sert öksürmek için kendini zorladı. Küçükl Prens'e vicdan azabı çektirmek istiyordu.
Böylece, Küçük Prens sevgisinden gelme iyi niyete rağmen çiçekten kuşkulanmağa başlamıştı.
 Tek tük önemsiz sözleri ciddiye almış, üzüm üzüm üzülmüştü.
Bir gün bana: "Onu dinlemeseydim keşke, dedi.Çiçekler kulak asmamalı. Onları seyretmeli, 
koklamalı sadece. Benimki, gezegenime mis gibi kokular saçıyordu. Ama ben tadına varamadım.
 Şu kaplan meselesine canım sıkılacağına, gülüp geçmeliydim..."
Daha da açılarak:
"Hiç bir şey anlayamadım," dedi. Söylediğine değil, yaptığına bakmalıydım. Kokular saçıyor, 
içimi açıyordu. Ne diye bıraktım gittim onu! Nazlandığı halde beni zevdiğini anlaymalıydım.
 Çiçeklerin bir günü bir gününe uymaz. Ama ben gençtim, toydum, sevemedim onu."







İşte ben o çiçektim... Kaprisli, sıkıntılı ama tüm bunlara rağmen beni gezegeninde

 yalnız bırakıp gittiğin içinçok uzak gezegenlerde de olsak 


Yıldızlar, başka başka insanlara farklı şeyler ifade ederler. Bazıları için sadece gökyüzünde 
titreyen ışıklardır. Yolcular içinse, bir rehberdirler. Bilim adamları için fikir kaynağıdırlar. 
Şu benim iş adamı içinse zenginlik. Ama herkes için sessizdirler. Sen hariç...”
“Ne demek bu?”
“Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor
 olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün
 dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak.“




Yastığımın altına sakladığım Küçük Prensim... Her şeye rağmen benim yanımda
 olabilmen ne güzel ne insanüstüdür. 

15 Şubat 2012 Çarşamba

AŞK

Dün yaptığım 14 şubat alışverişinin üzerine tam da diyordum ki şööyle resimli mesimli güzel bir alışveriş güncesi yazayım, ama olmuyor nitekim. Kendimi iyi hissetmek ve indirimlerden yararlanmak adına çıktığım avm gezintim aslında güzeldi güzel olmasına lakin sonradan harcamaların bir ağırlığı çöktü kredi kartımın ve benim üzerime. Öhömm öncelikle marketteki kozmetik yüzde elli indirimden yararlandım sonra da bir kaç dükkan dolaştım ve kendime yine bir sürü bişey aldım. Eve gidince farkettim ki aldıklarım hep kırmızı, kalpli, aşklı maşklı şeyler yine. Hani biri görse hediye diye düşünecek günün anlam ve önemi üzerine... Kendimle ilgili yorumlamalara giriştim sonra hemen, ben neden böyle şeyler aldım bugün, acaba bende eksik olan hangi şeyi doldurmaya çalıştım böyle yaparak, neden böyle bir ihtiyaç hissettim vs vs. Tabi ki cevabı çok kolay ama yine de bir süre daha savunma mekanizmalarımı kullanıp cevabı bilinçaltıma iteklemeye devam! 
Olsun ama olsun yine de bugün çok huzurlu hissediyorum kendimi. Bir bilen demiş kadınlar yok maaşının bilmem nekadarını alışverişe harcıyolarsa orda bir shopaholic saklanmakta diye. Olsun efendim olsun ne yapalım mutluluk buysa =) Şu yukardaki çilek kadar mutluyum bugün. Tek mutsuzluğum  aldıklarımı yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için şu sevgililer günü çılgınlığı geçene kadar saklayacak olmak.

XxLovexX
Xinna

31 Ağustos 2011 Çarşamba


Yakıcıyım, bana dokunan kıpkızıl oluyor alevlerden, biliyorum
Canım yanıyor ve can yakıyorum ve can alıyorum biliyorum
Azrailin ete kemiğe bürünmüş haliyim belki de ama kendi canımı da veriyorum biliyorum,
Ben çok şey biliyorum ama hiçbir bok yapamıyorum,
Bilmek hiçbir şeyi değiştirmiyor...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Noble in thought weak in action/ part 2

Teknolojinin günümüz aşıklarına sunduğu imkanlardan da zaman zaman yararlandığımız oldu ama yine de mektuplar yazdık biz birbirimize,ya da sen bana... Garip gelmişti ilk başlarda senin varlığın. Çok güzel kokan bir özgüven bombardımanıydın benim gözümdeki sen, o kadar özgüven doluydun ki benimle aslında pek de alakan yok gibiydi.Yadırgadım belki de kendime bu denli benzeyen bir canlının daha yeryüzündeki varlığını. Tam olarak her şeyin ne zaman değişmeye başladığını hatırlamıyorum. Bir dakika öncesinde ben de sadece kendiyle ilgiliyken bir dakika sonrasında kalbimin bedenimin dışında attığını farkettim... Korktum... Çünkü seni sevmek hayatımda yaşadığım en yoğun en derin ve en acı verici şeydi.
Şimdi kalbim kırık, ve tıpkı Hank gibi ben de kırıklarıma dönüp baktığımda haklı olduğunu görüyorum. Benden nasıl gururla bahsedebilirdin ki? Ya da nasıl iyi hatırlamanı bekleyebilirdim.
Kocaman bir kadın bedeninde bir çocuk var karşında, her şeyi ve hiçbir şeyi aynı anda önemseyebilen bir çocuk, düşündükleri hep düşüncede kalan, harekete geçmeyen. Yüzlerce kez kararlar alan, ama yine de hiç ders almayan. Noble in thougth weak in action demiş ya Hank. Ağzına sağlık işte demiştim izlerken, çünkü bunlar tam da benim duygularım, benim düşte kalan düşüncelerim, düşüncesizliklerim ve düşünce(ses)sizliklerim...